Son dakika: İspanya, Katalan Hükümetini feshetti!
Erdoğan ve Putin, Suriye'yi görüştü
Bakan açıkladı: Köprü'den çift yönlü ücret mi alınacak?
Son dakika: Ankara Büyükşehir Belediyesi önünde hareketlilik
Savaşlardan, felaketlerden ve hastalıklardan daha ölümcül

Savaş, savaş ahlakı ve şan şöhret tutkusu

MURAT ŞAHİN

08-02-2017 15:00


“Yurt savunması için zorunlu olmadıkça, savaş cinayettir.”

Mustafa Kemal Atatürk

“Savaş ve Barış; Savaş ve barış uygarlığın çözümsüz ikilemidir. Savaş hazırlığı, barışı koruyamadığı gibi, barış antlaşmaları yeni savaşların tohumunu ekiyor.“

Benjamin Franklin

Savaş; ülkeler, bloklar ya da bir ülke içerisindeki büyük gruplar arasında gerçekleşen top yekun silahlı çatışmadır. Savaşlar genellikle dini, ulusal, siyasi ve ekonomik (aslında en önemli belki de tek geçerli sebep ekonomiktir) amaçlara ulaşmak için gerçekleştirilir. Kullanılan silahlara, amaçlara, taraflara ve gerçekleştiği yerlere göre farklı şekillerde adlandırılır: nükleersavaş, soğuk savaş, iç savaş, dini savaş (cihad, haçlı seferi), dünya savaşı vb. Karşı tarafı yıldırmak, her türlü zarar vermek için gerçekleştirilen silahsız çabalar da genellikle savaş tanımı kapsamında değerlendirilir.

Adil savaş kuramı, savaşın gerekçesini, koşullarını ve ilkelerini belirlemeye yönelik kuram. Savaşın ahlaki boyutları üzerinde düşünmeye, sorgulamaya dayalı, Batı kaynaklı bir anlayışı ifade eden adil savaş kuramı, Adil savaş, sivillerin savaştaki rolü ve savaşın koşulları hakkında birçok filozof yorum yapmıştır. Tarih boyunca filozofların katkılarıyla oluşan savaş ahlakı bazı kurallar gözetmiştir. Aristoteles, İbni Rüşd, John Locke, J.S. Mill, Cicero ve daha birçok düşünür savaşın kaçınılmaz olması ve hak arayışının niteliklerini betimlemiştir. Antik çağlardan modern zamanlara gelene dek savaşın ahlaki boyutu göz ardı edilmeye başlanmıştır. 20. yüzyılın başında savaş hala savaşanlar arasındayken bu yüzyıldaki I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı ile savaştaki sivil ölümler artmıştır. Savaşlardaki ortalama %10'luk sivil kayıp II. Dünya Savaşında %50'ye, 20. yüzyılın sonunda ise %75'e yükselmiştir. Savaşlarda sivillerin rolü ve savaş koşulları hakkında Cenevre Sözleşmeleri ile bazı kurallar ve yaptırımlar getirilmiştir.

Adil savaşın kriterleri; Adil savaş kuramı iki teorik öncüle sahiptir. jus ad bellum(savaş açma hakkı) ve jus in bello (savaşın adil yönetimi) olarak iki başlıkta toplanan bu kriterler Thomas Aquinas öncülüğünde oluşan kurama dahil olan filozofların çalışmalarındaki ortak paydaya işaret eder.

Jus ad bellum- savaş açma hakkı; Savaşa gitme nedeni sadece bir şeyleri ele geçirmek veya birilerini cezalandırmak olamaz. Müdahaleler hayatı korumak için yapılmalı. Suçsuzlara zarar vermekten kaçınılmalıdır. Güç yalnızca yanlışı doğru yapmak için kullanılmalıdır. Savaş, bir sınıf ya da bir kesimin niyetleri uğruna değil, kamuoyunca belirlenmiş hedefler doğrultusunda gündeme gelmelidir.

Jus in bello - adil savaş; Adil savaşın idaresinde ayrım gözetilmelidir. Savaş hamleleri düşman savaşçılara yöneltilmelidir. Savaşçı olmayanlar kendilerinin yaratmadıkları bu koşullarda mağdur edilmemelidir. Sivil konut alanlarının bombalanması, askeri hedef barındırmayan bölgelere saldırılmasından kaçınılmalıdır. Askeri tehdit oluşturmayan hiçbir savaşçı ya da sivil hedef gösterilmemeli, zarar verilmemelidir. Teslim olanlar, esir edilenler, yaralananlar şiddet görmemelidir.

Haklı savaş doktirini ve Adalet

E

Egemen olma güdüsünden veya sorunları şiddete başvurarak çözme düşüncesinden kaynaklanan savaş, insanlığın başlangıcından itibaren varlığını korumaktadır. Uluslararası toplumda,  savaşın tamamen engellenmesi yerine,  bunu bir yöntem dahilinde belirli kurallara dayandırma ihtiyacı sonucunda ortaya çıkan “haklı savaş” kavramı konusunda uluslararası ve ulusal anlamda herkesin birleştiği bir tanımı yapılamamıştır.  Bunda ekonomik faktörler rol oynadığı gibi toplumların sosyolojik ve psikolojik özellikleri de etkili olmuştur.  Toplumların ahlakî değer yargılarının farklı olması ile ekonomik ve kültürel anlamda farklı gelişmişlik düzeyleri  “haklı savaş” kavramıyla ilgili sorunlara yol açtığı gibi konuyla ilgili hukuksal bir anlayışın oluşturulmasını da güçlendirmektedir. 

Bu nedenle sorunların şiddete başvurularak çözülmesi eğilimi, farklı toplumlarda ve devletlerde değişik şekilde kendisini göstermiş ve günümüze

kadar şekil ve nitelik değiştirerek gelmiştir. Haklı savaş konusunda

doktrinde ileri sürülen düşünceler incelendiğinde haklı savaşın genel

anlamda  pozitif  hukukta  kesin  ve  somut  esaslara  kavuşturulmadığı,  soyut

kaldığından  dolayı  saldırgan  devletler  tarafından  da  saldırı  eylemlerine

dayanak  yapıldığı  çağımızda  çeşitli  olaylarla  kendisini  göstermektedir.

Bunun  nedeni  Birleşmiş  Milletler  (BM)  gibi  uluslararası  örgütlerin  zayıf

yapısının da etkisiyle uluslararası hukukun esas olarak kurumsallaşamamasından kaynaklanmaktadır. Bu anlamda saldırı eyleminde bulunmak isteyen her devlet bu eylemi için haklı savaş ilkelerini gerekçe gösterebilmektedir. 

Uyuşmazlıkları çözmek veya politik çıkarlarını korumak amacıyla devletlerce girişilen ve  “haklı savaş”  olarak nitelendirilebilen savaşlar, insanlığı yıkıma götürdüğü gibi uyuşmazlıkların çözümünde de herhangi bir katkı sağlamamakta ve uluslararası örgütlenme düzeyindeki düzenleme ve çalışmaların sonuç vermesini de olumsuz etkilemektedir.

 

Batı dünyası ve Orta - Dünyada Şan ve Şeref tutkusu

Başlangıçta şan kavramı ( antik Yunan dilinde Kleos) son derece sade, fiziksel bir boyutta algılanıyordu: Savaşta ortaya konan kahramanlıklar yolu ile elde edilmiş ganimetlerin halkın önüne fiziksel olarak sergilenmesinden ibaretti. Zaferi görkemli kılan ve “şanlı” diye adlandırılmasına yol açan şey yalnızca kan dökmeye değil, belli bir düzen çerçevesinde davranışa da bağlıydı; üstelik bunun tek bir kişiyi onurlandırmakla sınırlı tutulması şart değildi. Çünkü elde edilen şan ve şöhret onu elde eden kahramanların ailesine, toplumuna, kentine ve hatta bütün bir imparatorluğa yayılabilirdi. Hıristiyanlığın ilk döneminde yaşamış büyük düşünür Aziz Augustine (354-430) klasik kahramanlar için şunları yazmıştır.

“ Onların şan ve şöhrete olan bağlılığı tutku derecesindeydi; bunu yaşamlarının tek amacı olarak benimsemişlerdi ve bu uğurda gerekirse can vermeye hazırdılar.  Üne kavuşmak için duyulan bu sınırsız tutku, her şey bir tarafa, onların diğer heveslerini de şekillendiriyordu. Ülkelerinin tutsaklık altına alınması halinde utanca boğulacağını düşünüyor, fakat başka ülkeleri egemenliği altına alıp imparatorluk boyutuna ulaşması düşüncesi müthiş bir ülkü olarak görülüyordu; bu yüzdendir ki yüreklerinde yatan birinci öncelik ülkelerinin özgür kalmasını sağlamak, ikincisi ise onu başkalarını egemenliği altına alacak duruma getirmekti.”3

Kahramanlıklar yolu ile böylesi bir güce erişmenin getireceği ünün derecesi, öldürülen ve malları yağmalanan düşmanın de gücüne göre ölçülürdü. İlya’da da Aşil ile Hektor’u Truva kent duvarları dışında yüz yüze hesaplaşmaya iten de aynı ün arayışıdır. Hektor Aşil’in en yakın dostunu öldürüp karşılığında  Aşil de Hektor’u öldürünce, ün ve şereflerin en büyüğüne erişen, hem öldürülen arkadaşının intikamını alması hem de Truva’nın soylu prensi ve aynı zamanda en büyük savaşçısı olan Hektor’u öldürmesi dolayısıyla, Aşil’dir.

Burada gözümüze çarpan muhteşem kahraman ideali edebi metinlerin kapsamıyla sınırlı kalmamıştır; dünya tarihinin Homeros’un yazdıklarına benzer ün arayışlarından fazlasıyla etkilendiğini görürüz. Büyük İskender (İ.Ö. 356-323) İlyad’da okuduğu kahramanlıkları üne ulaşmak için yinelenmesi gerken yiğitlik erdemleri olarak algılamış ve kendisine Aşil’i model almıştır. Tarihçi Plutarch’a göre (takriben 46-120) İskender tüm askeri seferleri süresince İlya’danın  bir kopyasını yanında hiç ayırmadığı, uyurken onu yastığının altına koyarmış! Keza İskender’in ün peşinde giriştiği uğraşlar de Roma’nın ününü kendi kişisel ünüyle özleştirme arayışında Jül Sezar (İ.Ö.100 – 44) için model olmuştur. Geçmiş çağlara damgasını vuran bu ün peşinde koşma tutkunsun, Fransa, İspanya, Büyük Britanya ve sonunda Üçüncü Reich gibi, Avrupa’nın büyük güçlerinin beslediği modern imparatorluk tutkularını körüklediği söylenebilir.

Hıristiyanlığın yükselişi ile berber ün anlayışı gerçek savaş alanlarında dökülen kandan ve başkalarını yönetme gücünden koparak son ün ve bağlılığın Tanrıya özgü olduğu düşüncesine yönelmiştir. Hıristiyanlar, pagan toplumlarındaki şan ülküsünü günahkar ve boş bir heves olarak görür. Augustine’nin kaleminden dökülen satırlara bir kez daha göz atalım:

Bu “ Yönetme tutkusu” karşısındakini incitme, çekincesine ciddi bir darbe indirir ve böylece insan ırkının d bütünüyle tükenme eşiğine getirir. Alba’nın feth edilmesini kutlarken ve işlenmiş suçun halk tarafından alkışlanmasını sağlamak için ona “ şanlı zafer” gibisinden sahte bir yakıştırma yaparken işte aslında Roma bu şehvetin kölesi olmuştur. Ne de olsa İncil’de vurgulandığı üzere “ günahkar kişi ruhunu kendi tutkularına uşak ettiği için övgü almakla kalmaz, yaptığı namertçe işler dolayısıyla da toplum tarafından kutlanır.”

Augustine ve çağdaşı olan diğer Hıristiyanlara göre şan ve övgü, her şeyden ve her kesten önce Tanrıya yönelmeliydi. Gücü ve mükemmelliği dolayısıyla Tanrıyı yüceltmek, yapılması gereken doğru bir davranış değildi, aynı zamanda insanoğlunun kibrine ve vahşi tutkularına gem vurmasına da yardım ediyordu. İlk Hıristiyanların çoğunun - özellikle güçsüz olduğu dönem hariç- kesin bir barışseverliği kucakladığını düşünsek bile, bu yeni dinin şan olgusunu pagan geçmişinden koparıp kendine uyarlamak için önemli bir fırsat yakaladığı da görmezden gelinemezdi.

Savaş ahlakı;savaş içinde ve sonrasında sana yapılmamasını istediğini başkasına yapmama davranışıdır. Yoksa her tür ahlakın sustuğu, tarafların neyi gerekli görüyorlarsa onu yapabilecekleri bir çaba ve çatışma olmamalıdır.

Savaşın ahlakı konusu, 1960’lı yıllarda ABD’nin Vietnam savaşına karşı çıkan Michael Walzer’in “Just and Unjust Wars” yoğun olarak gündeme gelmişti. Klasikler arasında sayılan ve aynı adla üniversitelerin felsefe bölümlerinde ahlak felsefesinin önemli kitaplarından birisi olarak sayılan bu kitap bildiğim kadarıyla daha Türkçeye çevrilmedi.

Yaklaşık 400 sayfalık kitap Antik Çağ’da Peloponezya Savaşı’nın incelenmesiyle başlar. O savaşta Atinalı komutanların aldıkları tutum ve bu tutumla ilgili olarak Atina halkı arasındaki tartışmaları aktarır.

Sonra aşamalı olarak günümüze gelir.

Birinci Dünya Savaşı’na özel bir yer ayrılmıştır. Çok sayıda askerin yazdığı mektuplardan ve anılardan alıntılar yapılarak örnekler verilir.

Ardından ulusal kurtuluş savaşları ve gerilla savaşları incelenir.

Temel düşüncenin değişik savaşlardaki görünümü ve neyin haklı neyin haksız olduğu ve neden böyle olduğu üzerinde durulur.

Savaşta öldürdüğü için bir askeri suçlayamazsınız, ama kendisine emir verilmiş olsa bile sivillere saldıran, esirleri öldüren askeri ve komutanlarını suçlayabilirsiniz.

Savaşın da ahlakı, belirli davranış kuralları vardır.

Savaş tarafların gerekli gördükleri her eylemi yapabilecekleri bir yer değildir.

Hatırlanacak olursa, Nürnberg Savaş Suçları Mahkemesi’nde Naziler de işledikleri savaş suçları nedeniyle yargılanmıştı. Nazi askerleri ise karşı ordulardaki askerleri öldürmeleri nedeniyle değil, savaşın kurallarına uymadıkları ölçüde yargılanmışlardı.

Nürnberg Mahkemesi galip tarafın adaletini yansıtıyordu çünkü Walzer’in terörizm dediği Hiroşima ve Nagazaki’yi yargılamamıştı.

Buradan günümüzdeki Orta doğuya gelirsek…!?

 

Buradan Orta - Dünyada ( Ortadoğu) ve Müslüman dünyasındaki dün olduğu gibi bu gün de, “Şan ve Şeref” tutkusu peşinden koşan yönetici ve kadrolar aslında bu yazılanlardan çok da farklı değildi hatta daha da katmerli ve acımasız olduğu ayrı bir tarihi gerçektir.

Durum böyle olunca Orta- Dünya ( Orta-Doğu) kan gölü olma tutkusu ve yazgısını hiç yenemedi; böylece görülüyor ki yakın zamanda da bu ruh hali peşindeki yönetici kadroları ile de bunu durumu aşma isteği ve çabası hiçte kolayca gelişmeyecektir.

Sonuç;

Bu gezegende iki insan bile kalsa savaşma içgüdüsü hatta tutkusu sürecektir.

Hatta tek kişi bile kalsa, bu kez yaşama tutunmak için savaşacak, geri kalan zamanda ise kendi kötü tutkularıyla savaşacaktır.

Murat Şahin 07.02.2017

Kaynakçalar:

1)      Savaşın da ahlakı vardır, Engin Erkiner, 

2)      ULUSLARARASI HUKUKTA “HAKLI SAVAŞ” DOKTRİN, Mehmet Dalar

3)      Aziz Augustine , City of God

4)      Hobit ve Felsefe, Gregory Basham, Eric Bronson, William Irvin

Diğer Yazıları

  Hava Durumu


ISTANBUL

  Yazarlar

MEHMET ÖZGÜR ERSAN

MEHMET ÖZGÜR ERSAN

Fatıma Ana’nın elinin sırrı
MURAT BULUT

MURAT BULUT

TOPRAK BOZUK!!!
Dr. NİMET ELİF ULUĞ

Dr. NİMET ELİF ULUĞ

Atatürk’ü sevmek zor zanaat

Köşe yazılarının tüm adli sorumluluğu yazarına aittir.

  Puan Durumu

  O G B M A Y AV P
1.GALATASARAY A.Ş. 8 7 1 0 20 6 14 22
2.GÖZTEPE A.Ş. 9 5 2 2 20 15 5 17
3.TELESET MOBİLYA AKHİSARSPOR 9 5 2 2 17 13 4 17
4.MEDİPOL BAŞAKŞEHİR FK 8 5 1 2 13 11 2 16
5.FENERBAHÇE A.Ş. 8 4 2 2 17 12 5 14
6.BEŞİKTAŞ A.Ş. 8 4 2 2 13 9 4 14
7.KAYSERİSPOR 8 4 2 2 12 9 3 14
8.BURSASPOR 8 4 0 4 16 13 3 12
9.DEMİR GRUP SİVASSPOR 8 4 0 4 14 14 0 12
10.AYTEMİZ ALANYASPOR 9 3 2 4 19 20 -1 11
11.EVKUR YENİ MALATYASPOR 9 3 2 4 15 17 -2 11
12.ANTALYASPOR A.Ş. 9 2 3 4 11 15 -4 9
13.TRABZONSPOR A.Ş. 9 2 3 4 17 22 -5 9
14.KASIMPAŞA A.Ş. 9 2 2 5 13 18 -5 8
15.KARDEMİR KARABÜKSPOR 9 2 2 5 11 16 -5 8
16.GENÇLERBİRLİĞİ 9 2 2 5 12 20 -8 8
17.ATİKER KONYASPOR 8 2 1 5 8 11 -3 7
18.OSMANLISPOR FUTBOL KULÜBÜ 9 2 1 6 13 20 -7 7