Kılıçdaroğlu'ndan Akşener'in parti hazırlığıyla ilgili ilk yorum
Mehmet Görmez'den ayrılık iddalarına yanıt
Türkiye Gazetesi: Yeni darbeyi ulusalcılar yapabilir
'Hendek' depremin zamanını haber verecek
Mehmet Görmez'e iki yeni görev iddiası

Araplaşma ve İmam Hatip Okulları

CEMİL KILIÇ

09-01-2017 13:49


 

Türklerde Araplaşma temayülü İslam’ın kabulüyle başlamıştır. Yaklaşık bin yıllık bir süreçte Türkler, hem Arap kültüründen yoğun şekilde etkilenmiş hem de ciddi sayıda Türk topluluğu Arap asimilasyonuyla erimiştir.  Günümüzde Türk kimliğini devam ettiren kitleler üzerinde de Araplaşma temayülü devam etmektedir.

Başkaca pek çok etken olsa da, Araplaşma sürecindeki en etkin unsurlardan biri dinsel eğitim kurumlarıdır. Bu kurumların tarihsel kökleri yüzyıllar öncesine dayansa da biz bu çalışmamızda özellikle Cumhuriyet Dönemindeki Arabizasyon sürecinin başat unsuru olan İmam Hatip Okullarına / Liselerine değineceğiz.

İmam Hatip Okullarının Tarihçesi

Resmi kuruluş amacı imam ve hatip yetiştirmek olan İmam Hatip Okullarının kökü,  1913 yılında açılan “Medresetü-l Eimmeti vel Hutaba” kabul edilebilir. Bu okular 1924 yılındaki “Tevhid – i Tedrisat” Kanunu ile kapanmıştır. Ancak Tevhid – i Tedrisat Kanunu’nun din görevlisi eğitimini düzenleyen 4. Maddesi uyarınca İmamlık ve Hatiplik gibi dini hizmetlerin görülebilmesi için okullar açılması öngörülüyordu.

Böylece 1924 yılında İmam Hatip mektepleri adıyla 29 merkezde okullar açıldı. Okullar, 4 yıllık ortaöğretim düzeyinde idi. Bu okulların müdürleri özel bir din eğitimi görmemişlerdi. Daha çok deneyimli eğitimcilerdi ve amaçları Cumhuriyet'e bağlı, aydın din adamları yetiştirmekti. Ders saatlerinin çoğu bilim ve yabancı dil dersleriydi ve dinle ilgili dersler ikinci plandaydı. 1929 yılında sayıları 2’ye düşen İmam Hatip Mektepleri 1930’da öğrenci yokluğu nedeniyle tamamen kapatılmıştır.

1930 – 1948 yılları arasında din görevlisi yetiştirmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Kur’an Kursları açıldı. 1949 yılında da Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı “imam hatip kurslarında” din hizmeti görevlisi yetiştirme uygulaması başladı. Başlangıçta bu kursların süresi 10 ay iken daha sonra 2 yıla çıkarıldı. Kursa katılım için Ortaokul mezunu olma şartı getirilmişti. Sonradan meslek okulu mezunlarının da kurslara katılımına imkân verildi.

İmam Hatip Okullarının asıl gelişimi ve kökleşmesi 1950 seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti ile başladı. Demokrat Parti, İmam Hatip Okullarını seçim vaadi olarak da kullanmıştı. Nitekim iktidarının ilk yılında birinci devresi 4, ikinci devresi 3 yıl şeklinde düzenlenen İmam Hatip Okullarını 7 ilde açtı.

1963 – 1964 Eğitim Öğretim Yılında İmam Hatip Okullarına ilk kez parasız yatılı öğrenci alınmaya başlandı. İmam Hatip Okulları hızla çoğalmaya ve rağbet görmeye devam etti. 1970 – 1971 Eğitim Öğretim Yılında sayıları 72’ye çıktı.

22 Mayıs 1972’de yayımlanan bir yönetmelikle, İmam Hatip Okulları, ortaokuldan sonra 4 yıl eğitim veren bir meslek okulu haline getirildi. Ayrıca lise kısmını bitirenlere tanınan yükseköğretimin tüm programlarında okuma hakkı kaldırıldı.

1973 yılında, o güne değin İmam Hatip Okulları olarak anılan bu okulların adı İmam Hatip Liseleri (İHL) olarak değiştirildi. Bu dönemde İHL mezunlarına fark dersleri vermeden üniversitelerin edebiyat kollarına gidebilme hakkı tanındı.

1974’te kurulan CHP-Millî Selâmet Partisi hükümeti döneminde İmam Hatip Liseleri’nin ortaokul bölümü yeniden açıldı. 29 yeni İHL açıldı ve böylece okul sayısı 101'e ulaştı.

İmam Hatip Liseleri’nin tarihindeki en önemli gelişmelerden biri de 1976 yılında yaşandı. O güne değin yalnızca erkek öğrencilerin kayıt yaptırabildiği bu okullara bir velinin gerçekleştirdiği hukuksal mücadele sonucu Danıştay kararı ile kız öğrenciler de alınmaya başladı. Oysa İslam’da kadınların imam olma durumu bulunmamaktadır. Buna karşın imam yetiştirmek üzere kurulan okullara kız öğrencilerin de alınması şaşırtıcıdır. İmam Hatip Liseleri’ne kız öğrencilerin alınması aslında Türkiye’de yeni bir toplumsal olayın başlamasına da neden oldu; başörtülü öğrenciler meselesi…

Milli Selamet Partisi’nin hükumet ortağı olduğu 1975 – 1978 yılları arasında İmam Hatip Liseleri’nin sayısı hızla arttı ve 230 yeni okul daha açıldı.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra 1985’e kadar yeni İHL açılmadı. 12 Eylül yönetimi tarafından Temel Eğitim Kanunu’nun 32. maddesinde yapılan bir değişiklikle İHL mezunlarının üniversitelerin tüm bölümlerine gidebilmesine olanak tanındı.

İmam Hatip Liseleri’nin tarihindeki önemli aşamalardan biri de yabancı dil ağırlıklı eğitim veren “Anadolu Liseleri” ünvanlı liselerin eğitim sistemimize geçtiği dönemdir. İmam Hatip Liseleri’nin de bir kısmı Anadolu İmam Hatip Lisesi unvanını aldı.

Laik ve aydın din görevlisi yetiştirmek amacıyla kurulsalar da öteden beri İmam Hatip Liseleri Türkiye’deki laik rejimi tehdit eden kurumlar arasında görülmüştür. Nitekim 1997’nin 28 Şubatında toplanan Milli Güvenlik Kurulu tarafından alınan irtica ile mücadele kararı çerçevesinde İmam Hatip Liselerinin Ortaokul kısmının kapatılması yoluna gidildi. Ayrıca üniversite giriş sınavlarında katsayı uygulaması getirildi. İmam Hatip Liseleri’nin ortaokul kısmının kapatılması aslında 8 yıllık kesintisiz eğitim uygulamasıyla kendiliğinden meydana geldi. Ancak dindar ve muhafazakâr çevreler 8 yıllık kesintisiz eğitimle asıl amacın İmam Hatip Liseleri’nin ortaokul kısmının kapatılmak istenmesi olduğu yönünde yoğun bir propaganda yaptı. Nitekim sonuç da böyle cereyan etti.

16 Ağustos 1997 tarihinde dönemin başbakanı Ahmet Mesut Yılmaz hükumeti tarafından meclisten çıkarılan 4306 sayılı sekiz yıllık kesintisiz öğretim yasası, İHL'lerin ortaokul kısmının kapatılmasına yol açtığı için bu okullar açısından bir dönüm noktası oldu. Yasa ile imam-hatip liseleri 4 yıllık liseler haline gelmiş oldu. Bu durum İmam Hatip Liseleri’ne yönelik tercihin hızla düşmesine neden oldu.

Ancak öğrenci sayısındaki düşüşün başka büyük bir nedeni daha vardı. O da 1998 yılında YÖK ve ÖSYM tarafından üniversite sınavı puanları hesaplaması ile ilgili olarak alınan bir karardır. Karar, meslek lisesi mezunlarının orta öğrenim başarı puanlarının hesaplanması sırasında mezuniyet puanlarının 0.5 yerine 0.2 katsayısı ile çarpılması yönündeydi ve bu uygulama, diğer teknik lise ve meslek lisesi mezunları ile birlikte İmam Hatip Lisesi mezunlarının da üniversitede kendi alanları dışında bölümlere girmesini engelleyecek nitelikteydi. Nitekim Anadolu İmam Hatip liseleri katsayı kararı öncesinde öğrencilerinin % 75'ini 4 yıllık fakültelere yerleştirmeyi başarmakta iken katsayı kararıyla bu oran % 25'e düştü.

2009 yılında katsayı uygulamasının kaldırıldığı açıklandı ancak bu karar, Danıştay tarafından iptal edildi. Katsayı farkının azaltılmasına yönelik bir uygulama yapılması sonucu 2011 yılından itibaren imam hatip mezunlarının kendi alanları dışındaki üniversite bölümlerine girmesi olanağı yeniden ortaya çıktı. Böylece İmam Hatip Lisesi mezunlarının üniversite sınavlarındaki başarısı yeniden yükseldi.  1 Aralık 2011’den itibaren de puan sistemi tamamen ortadan kalktı.

İmam Hatip Okulları’nın tarihindeki en önemli gelişmelerden sonuncusu, çıkarılan bir yasa ile 2012 – 2013 Eğitim Öğretim Yılından itibaren İmam Hatip Ortaokullarının açılması oldu. Böylece 5. Sınıftan itibaren İmam Hatip Ortaokullarına öğrenci alınmaya başlandı. Bu okullar 2016 yılında ilk mezunlarını vermiş olacaklar.

İmam Hatip Okulları ve Araplaşma

Araplaşmayla kastedilen nedir, sorusuna yanıt vermek meselenin anlaşılması açısından elbette ki hayatidir.Araplaşma; bir kimsenin Arap soyundan yahut Arap kültür dairesinden olmadığı halde çeşitli etkilerle Arap kültürünü benimsemesi ve kendini Arap hissetmesi olarak tanımlanabilir. Bir de buna Arap kültür ve dilinin egemenliğine ve üstünlüğüne inanma duygusunu ekleyebiliriz.

Yaklaşık bin yıl önce başlayan Araplaşma serüvenimiz halen devam etmekte. Zaman zaman ivme kazanan bu süreç, zaman zaman da kesintiye uğradı. Araplaşmaya karşı İslam’ın kabulü sonrasındaki süreçte bazı tepkilerin yükseldiğini biliyoruz. Bu tepkiler daha ziyade Türk dilini savunma merkezli gelişti. Bu, pek tabii bir şeydir. Zira bütün milli kimliklerin temelinde özgün bir dile sahip olma olgusu vardır. Türkler her şeyden önce dilleri sayesinde Türk’türler. Araplar, Farslar ve bütün diğer milletler de öyle…

Bu noktada verilebilecek en iyi iki örnek; Kaşgarlı Mahmut ve Karamanoğlu Mehmet Bey’dir. Malumunuz Kaşgarlı Mahmut,  Araplara Türkçe öğretmek için “Divan – ı Lügat’it- Türk” adlı eserini yazmış, Karamanoğlu Mehmet Bey de, her ne kadar başka bir takım siyasi nedenler öne sürülse de özünde Araplaşma ve Farslaşma karşıtı bir zemininin olduğu besbelli olan Türkçeyi resmi dil ilan etme hareketini gerçekleştirmiştir.

Türklerde Araplaşma temayülünün başat unsuru Arapçaya öykünmedir. Arapçaya öykünme, salt bir dilin melodik bir dil olmak ve ifade gücü bakımından etkileyiciliği gibi izafi nedenlere dayanmış değildir. Zira kuşkusuz Türkçe de dâhil her dilin kendine özgü bir melodisi ve kendi anlam coğrafyası açısından yüksek bir ifade gücü vardır. Bu sebeple Arapçaya öykünme her ne kadar uyduruk da olsa büyük ölçüde dinsel bir temele sahiptir. Bu dinsel temel, Arap dilini kutsal görme düşüncesidir.

Türklerde ve diğer Arap olmayan Müslüman halklarda Arapçanın kutsal bir dil olduğu düşüncesi dindar Araplardan daha güçlüdür.

Dindar Türklerin önemli bir kesimi Arapçanın gerçekten kutsal bir dil olduğunu sanmaktadır. Bu sanı bir takım sözde dinsel gerekçelerle sürekli takviye edilmekte ve güçlü bir inanç olarak inançlı yüreklere yerleştirilmektedir. Bu inanç, özellikle Arap olmayan halklar açısından bir takım psikolojik sorunlar da ortaya çıkarmaktadır. Bu sorunların en başında da kendi kimliğine yabancılaşma ve Arapça konuşanlar karşısında komplekse / aşağılık duygusuna kapılma meselesi gelmektedir.

 

Türkiye’de özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan Türkçülük, Sekülerizm ve Batıcılık akımları, Araplaşma karşıtı güçlü bir zemin inşa etmeye çalıştı. Cumhuriyetle birlikte bu zemin son derece güçlü bir aşamaya ulaştı. Cumhuriyetin Araplaşma karşısındaki zirve uygulaması hiç kuşku yok ki, yazı devrimi, dilde sadeleşme ve ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi çalışmasıdır. Öyle ki günde beş kez Türk ülkesinin göklerine doğru yükselen Arapça ezan yerine Türkçe ezan dahi okutulmuştur. Bunun, Arapçayı kutsal sananlar açısından nasıl bir travmaya yol açtığını tahmin etmek zor değildir.

Cumhuriyetin bin yıllık Araplaşmaya karşı başlattığı karşı devrim, maalesef yine cumhuriyet kadrolarının verdiği bazı yanlış kararlar neticesi ağır yaralar almıştır. Bu yaraların acısı ve sızısı her geçen gün artmaya devam etmektedir.

Araplaşma karşıtı çalışmalar konusunda verilen en yaşamsal ödün, İmam Hatip Okulları olmuştur. Zira bu okullar, süreci tersine çevirme noktasında koçbaşı görevi görmüştür.

İmam Hatip okullarının müfredatında yer alan dersler, Araplaşmanın duygusal ve ideolojik alt yapısını oluşturmaktadır. Özellikle Kur’an, Arapça, Siyer, Tefsir, Fıkıh ve Hadis derslerinde yoğun bir Arapçılık egemendir. Bu derslerin içeriği yüzlerce Arapça tabirle doludur. Bu tabirlerin neredeyse hiçbirinin Türkçe karşılığı kitaplarda yer almamaktadır. Bu durum, öğrencilerin zihninde Arap dilinin ve Arap kültürünün Türk dili ve kültürü karşısında çok güçlü olduğu duygu ve düşüncesinin oluşmasına sebep olmaktadır. Zira kitaplarda Türk dili ve kültürünün önemine ilişkin hiçbir ifade ve cümle yer almamaktadır. Üstelik kitaplara egemen olan dil de Arap dili ve kültürü karşısında ağır bir kompleks içermektedir.

Oysa Türkçe, Arapça kökenli dinsel terim ve kavramların büyük çoğunluğunu karşılayacak olanak ve güce sahiptir. Buna karşın X. Yüzyıldan bu yana yapılan Türkçe Kur’an çevirilerinde Türkçenin Arapça tabirleri karşılama oranının git gide düşmekte olduğu gözlenmektedir. Bu aslında Arapçılığın yükselişinin işaretidir; Türkçenin yetersizliğinin değil!

İmam Hatip Okullarında görevli öğretici kadronun da büyük çoğunluğu Arapçı bir anlayışa sahiptir. Zira onların da çoğu aynı eğitsel süreçten gelmektedir. Aslında meselenin esasını şu düşünce oluşturuyor;

Allah’ın gönderdiği son resul Arapça konuşuyordu.

Ona vahyedilen kutsal kitap Kur’an – ı Kerim Arap dilindedir.

Araplar Allah’ın vahyine muhatap olan bir topluluktur.

Allah, resulüne ve onun toplumuna Arapça seslenmiştir.

O halde Arapça, peygamberin, Kur’an’ın, vahyin ve İslam’ın dili olduğundan dolayı mübarek ve mukaddes bir dildir.

Oysa Arapçanın bu noktadaki konumu pragmatik gerekçelerden başka hiçbir sebeple ilişkili değildir. İlk muhatap olan Arapların, vahyi anlayabilmeleri için onlara kendi dillerinde seslenilmesi gereğine dayanan pragmatik durum, her akıl sahibinin idrakine açıktır. Lakin geçmişte/ tarihte olduğu gibi günümüzde de bu pragmatik sebebi idrak noktasında sıkıntı çeken büyük bir kitle var. Bir kısmı da bunu anladığı halde kendine bu pragmatik durumdan öte, daha ileri başka yararlar elde etme maksadıyla hareket ediyor.

Özellikle bir kısım Arap milliyetçileri, İslam’ı Arap kültür ve dilinin yayılması için kullanıyor. Bu noktada Arap dili ve kültürüne kutsallık atfedilmesi, elbette ki, Arap milliyetçilerinin inanılmaz derecede işine yarıyor. Nitekim bu yolla yüz milyonlarca insanın Araplaştığı tarihsel bir vakıadır. Arap kavmi, İslam öncesi sadece Arap Yarımadasında iken İslam’la birlikte başlayan fetihler süreci, yalnızca İslam’ı değil Araplığı da yaymıştır. Fethedilen ülkelerdeki halklar, zamanla hem İslam’ı benimsemişler hem de Araplaşmışlardır.

Arap kökenli olmadığı halde İslam’ın yayılmasıyla halkı da Araplaşan coğrafyalar; Suriye, Irak, Filistin, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Fas, Moritanya, Sudan ve Lübnan’dır. Günümüzde köken olarak Arap olmadığı ve halen tam olarak Araplaşmadığı halde Arap Birliği’ne üye olan Somali ve Cibuti adlı iki İslam ülkesi, Müslüman halklar üzerindeki Araplaşma sürecinin halen devam etmekte olduğunu çok net bir biçimde göstermektedir.

Araplaşma noktasında günümüzde özellikle Kuzey Afrika’da halen devam etmekte olan bir asimilasyon süreci, yerli halkları; Berberileri, Tuaregleri ve Kıptileri çok şiddetli bir şekilde etkilemektedir. Resmi dili Arapça olan Kuzey Afrika ülkelerinde Berberice ve Berberi kimliği büyük baskı altındadır. Nüfusunun halen üçte biri Berberi kimliğini koruyan Cezayir ve Fas’ta yakın zamana kadar Berberice devlet dili olarak kabul edilmemekte, eğitim dili olarak kullanılması da yasaklanmış durumdaydı. Ancak 2010 yılında yaşanan Berberi ayaklanması sonucu Fas Kralı Berberi kimliğini resmen kabul etti ve Berberice’yi de 2. Resmi dil olarak ilan etti. Cezayir’de ise Berberice ilkokulların son sınıfında yabancı dil olarak yer alabilmektedir. Cezayir ve Fas’ta günümüzde Berberi Siyasi Hareketleri, Berberi kimliğini korumak için zorlu bir mücadele vermeye devam ediyor. Cezayir’de de Berberice’nin Arapça ve Fransızca’dan sonra resmi dil ilan edilmesi gündemdedir.

Evvelce Berberi olduğu halde, bu kimliğin silinip kaybolduğu Libya ve Tunus, Araplaşmanın tamamlandığı ülkeler arasındadır. Libya’da Berberiler yine de 500 bin nüfusa sahiptirler. Tunus’ta ise 50 bin civarındadırlar.

Mısır’da ise Berberiler neredeyse silinmiş durumdalar. Mısır’da Araplaşmasının ağır baskısını yaşayan halk, Kıptilerdir. Kıptiler Mısır’ın yerli halkıdır. Mısır Uygarlığını yaratan halktır. Günümüzde Kıptiler dince Hristiyan’dırlar. Nüfusun yaklaşık % 10’unu oluşturmaktadırlar. Ancak her geçen yıl Kıpti nüfus içerisinde Müslümanlaşma temayülü artmaktadır. Müslümanlaşan Kıptilerin aynı zamanda Araplaştıklarını da görüyoruz.

Tarihsel bilgiler net bir biçimde ortaya koymaktadır ki, Araplaşma Türkler arasında da etkili olmuş ve milyonlarca Türk / Türkmen Araplaşmıştır. Bugün Arap coğrafyasında yaşayan az sayıdaki Türkmen nüfus da hızla Araplaşıyor. Türkler arasındaki Araplaşmayı ikiye ayırmak mümkündür. Birincisi Araplaşmanın tamamlanmış olmasıdır. İkincisi ise kısmî Araplaşmadır ki bunun da süreç sonunda tam anlamıyla Araplaşmanın gerçekleşmesiyle nihayete ermesi olasıdır. Kısmî Araplaşmanın gün be gün artmakta oluşu, muhtemel sonu bağıra çağıra haber vermektedir.

Geçmişten bugüne bin yıllık İslamî dönem Türk tarihinde kısmî Araplaşmanın etkileri olarak pek çok unsuru sıralayabiliriz;

Gök Türk ve Uygur yazılarının (alfabe) bırakılıp Türkçede Arap yazısının kullanımı,

Yoğun Arapça kelime ve tabirlerin Türkçeye girmesi,

Arapça kelime ve tabirlerde yoğun bir anlam derinliği bulunduğu vehminin yaygınlaştırılması,

Türkçe kelime ve tabirlerin dar anlamlı olduğu algısının oluşturulması,

Arap dilinde ibadet ve duanın Türkçe ibadet ve duanın yerini alması,

Kişi adları olarak Türkçe adların bırakılıp Arapça isimlerin yaygınlaşması,

Özellikle Osmanlı döneminde Araplığın “Kavm – i Necib”  yani “Şerefli Kavim” nitelemesiyle olabildiğince yüceltilmesi,

Türklüğün “Etrak – ı bî idrak” yani “Aptal Türkler” denilerek aşağılanması,

Arap kıyafetlerinin “sünnet” addedilerek kutsanması,

Peygamber soyundan olma iddiasıyla Araplara üstünlük atfedilmesi,

Türkler arasında kimi ailelerin “seyyidlik” iddiasıyla Araplık fikrine meyletmesi…

Türkiye’de İmam Hatip Okullarında (Orta Okul ve Lise), Kur’an Kurslarında, İlahiyat Fakültelerinde, cemaatlerin yönetimindeki öğrenci (talebe) yurtlarında yukarıda unsurlarını sıraladığımız yoğun Arapçılık alabildiğince hüküm sürmektedir.

Bu okullarda görev alan Türklük fikrine sahip az sayıdaki öğretmen, öğretici ve yönetici üzerinde de şiddetli bir baskı ve sindirme faaliyeti mevcuttur.

İmam Hatip Okullarında ders müfredatı ile birlikte yürütülen kimi sözde kültürel etkinliklerde hiçbir biçimde “Türk, Türk Milleti, Güzel Türk Dili” gibi ifadelere rastlamanız mümkün değildir. Zira bu ifadeleri telaffuz etmeyi dahi İslam dışı bir küfür faaliyeti olarak yaftalamaya hazır siyasi ve dini bir atmosfer vardır.

Arapça yarışmaları, Dünya Arap Dili Günü kutlamaları gibi etkinliklerde Arapça, bir yabancı dil olarak değil “ümmetin mukaddes dili” olarak takdis edilmektedir. Bu okullarda Türkçeye ve Türklüğe dair bir etkinliği ise görmeniz neredeyse mümkün değildir.

İmam Hatip Okullarından mezun olan arasında, Türklük fikrine sahip kişilerin oranı da son derece düşüktür.

Öteden beri Türk toplumunda din adamlarının arasında milli fikir ve milli bilinç daima zayıf olagelmiştir. Hatta zayıflık ne kelime, güçlü bir Türk karşıtlığı bile söz konusu edilebilir. Bu noktada sözgelimi, Osmanlı’nın son şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi’nin Türklük aleyhine ve Araplık yanlısı sözde fikirleri vahamet derecesindedir.

Mustafa Sabri, Yunanistan'da çıkardığı “Yarın” gazetesinde 1927 yılında yazdığı şiirde Türklüğüne tövbe ettiğini, Türklükten istifa ettiğini söylemişti:

“Yalnız Müslüman ve insan

Olarak kalmak üzere, Türklükten,

Şeref ve izzetimle istifa

Ediyorum Allah'ın huzurunda!

...

Tövbe yarabbi tövbe Türklüğüme,

Beni Türk milletinden addetme!”

 

Bir yazısında milliyet hakkında da, “Milliyet önemli bir şey idiyse, bir Türk dili veya bir Çerkes dili yanında Arap dilinin çok daha üstün olduğunu belirterek, bunların yanında daha büyük olan Arap milliyeti ile iftihar etmenin daha akla uygun olacağını” söylemiştir.

“...Arapçayı lisan ittihaz etmek derecesinde kendimize mal edinmek isterim. Amma bundan Türklüğümüz mutazarrır olurmuş... Biz müstefid oluruz ya!...”

Hiç kuşku duymaksızın temin ederim ki, İmam Hatip Okulları yeni Mustafa Sabriler yetiştirmek üzere faaliyetlerini artırarak sürdürmeye devam ediyor.

Evet, ben de bir İmam Hatip Okulu mezunuyum. Gerek Ortaokulu gerekse liseyi İmam Hatip okulunda okudum. Sonra da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdim.

Bütün bu dinsel eğitim yaşamım boyunca ama özelliklede İmam Hatip Okulu kısmında yoğun bir Arap ve Arapçılık propagandasına maruz kaldım. Bu propaganda ana hatlarıyla şu şekilde cereyan etmekteydi;

“Bir insana şeref kazandıran en önemli şey, İslam dininden olmasıdır. İslam dininden olmayanlar “necis” addedilir. Necis, Arapçada pis demektir.

Türkler İslam dinine girdikleri için şeref kazanmışlardır. Dolayısıyla İslam öncesi Türk atalarımız “şerefsiz” ve putperest kimselerdir. Onlarla övünmek yahut onları sevmek kişiyi dinden çıkarır. Bir Müslümanın putperest ataları ile övünmesi küfürdür; kâfirliktir.

Bu sebeple, Türklüğe duyulan sevgi, ancak Müslüman Türkler ile sınırlı olmalıdır ve onlar da yalnızca İslam’a yaptıkları hizmetlerden ötürü sevilebilir; kavmi özellikleri nedeniyle değil!

Türk, Türklük ve Türkçe sevgisi çoğu kez ırkçılık olarak nitelenmekte ve İSLAM ÜMMETİNİN parçalanması ve bölünmesi şeklinde yorumlanmaktadır. İslam’da ırkçılık / kavmiyetçilik / milliyetçilik yoktur. Türklük ve Türkçe sevgisi kavmiyetçiliktir, ırkçılıktır, milliyetçiliktir.

Milliyetçilik Şeytani bir düşüncedir. Zira milliyetçilik, şeytanın insana arkadan yaklaşmasıdır. Milli kimliği savunmak, ümmete düşmanlık, dine düşmanlıktır.  İslam Ümmeti, milli kimliklerin üzerindedir. Ümmetin birliği sadece inanç birliği değildir. Dil ve kültür birliği de şarttır.

Ümmetin dili, Arap dilidir. 1400 yıllık İslam tarihi de bir ümmet kültürü doğurmuştur. Arap diline ve ümmet kültürüne bağlılık İslam’a, Kur’an’a, peygambere ve Allah’a bağlılıktır. Tersi ise düşmanlıktır.  Arap dili Allah’ın vahiy dilidir; vahiy Arap dilinde insanlığa ulaşmıştır. Vahyi dili olan Arapça aslında Arapça değil RABÇA’dır. Rabbin dilini konuşmak başka dilleri konuşmak gibi kabul edilemez. Rabbin dilini konuşmak mukaddes bir fiildir.

Arapça ayrıca bütün Müslümanların anadilidir. Zira peygamberin eşleri Müslümanların anneleridir. Annelerimizin dili de Arapça idi. O halde Arapça bütün Müslümanların anadilidir.

Bütün Müslüman halklar, keşke kendi milli dillerini bırakıp Arap dilinde eğitim öğretim yapsalar ve birkaç nesil sonra bütün Müslümanlar, Arapça konuşur hale gelseler. Böylece İSLAM ÜMMETİNİN dil birliği sağlanmış olur.

Cumhuriyet Devrimi İslam’a karşı yapılmış bir devrimdir. İslam harfleri yasaklanmış, gavur yazısı alınmıştır. İslam kıyafetleri terkedilmiş gavur kıyafetlerini giyme mecburiyeti getirilmiştir. Ezanımız yasaklanmış, onun yerine “Tanrı uludur…” diye bağırtılmıştır. İslamî takvim ve İslamî ölçü birimleri terkedilmiş, Miladi Takvim ve Garp ölçü birimleri kullanılmaya başlanmıştır. Cuma tatili yerine Pazar günü tatil yapılmış ve böylece Müslümanların Cuma namazlarını kılmaları engellenmiştir…”

Bu propaganda unsurlarını daha da uzatmak mümkündür. Lise yıllarımdan beri İmam Hatip okullarındaki Araplaştırma faaliyetlerine karşı gücüm nispetinde mücadele ettim. Mücadelemi ilahiyat tahsil ederek sürdürdüm. İlahiyat fakültelerindeki Araplaştırma faaliyetleri daha da yoğun ve üst düzeyde devam etmektedir. Türkten, Türklükten bahsetmenin ırkçılık kabul edildiği bir sözde ilmî atmosferin içinde Türk kimliğini, Cumhuriyeti ve Türk dilini savunmak bizim için bir övün kaynağı olsa da onlar için ihanet gibi kabul edildi. Bu sözde ihanetin zaman zaman dinsizlikle nitelendiği de oldu. Hatta “İslam düşmanı bir Şamanist” olarak itham edildiğim zamanlar da oldu.

İlahiyat fakültesinden sonra Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü Sosyoloji ve Sosyal Antropoloji ana bilim dalında; “Ümmet Sisteminden Ulus Devlete Geçişte Harf İnkılabının Kültürel Değişim Üstündeki Etkileri” konulu yüksek lisans tezimle Arapçılığa karşı savaşımımı sürdürdüm.

İslamcı, ümmetçi, Arapçı propagandanın kullandığı sözde ideolojik ögeler, aslında İslam’dan, Kur’an’dan onay alır şeyler değildir. Hatta doğrudan doğruya İslam’a ve Kur’an’a taban tabana zıt düşüncelerdir. Ne Arapça Rabçadır ne de Araplık üstünlüktür. Ümmet kılıfına saklanmış Araplık düşüncesi, İslam’ın evrenselliği inancını ayaklar altına alan Arap ırkçılığından başka bir şey değildir. Deyim yerindeyse ümmetçi güruha göre Arap milliyetçiliği dışındaki bütün milliyetçilikler İslam’a aykırıdır. Fakat Arap milliyetçiliği, ümmet birliği için kaçınılmazdır. Ne garip ki bizdeki İslamcıların milletler üstü dinsel birlik anlamında kullandığı ümmet sözü Arapçada ulus / millet anlamına gelmektedir. Araplar kendilerine “Arap Ümmeti” demektedirler. Bu da ümmetçiliğin aslında Arap milliyetçiliği olduğu gerçeğini bir başka açıdan ortaya koyan bir dil cilvesidir.

İmam Hatip okullarında ve ilahiyat fakültelerindeki yoğun Arapçı propagandaya karşı bu okullarda milliyetçi, cumhuriyetçi bireylerin azımsanmayacak düzeyde bulunuyor oluşu da bir başka gerçektir. Gerek öğrenciler gerekse öğretici kadro arasındaki milliyetçi, cumhuriyetçi öğrenci ve öğretmenler, milli bir direnç noktası olarak vatansever mücadeleyi sürdürmektedirler.

İmam Hatip okullarında ve ilahiyat fakültelerinde yetişen, az sayıda da olsa milliyetçi ve cumhuriyetçi din görevlilerini ve öğretmenleri içtenlikle selamlamayı, bu yazımı nihayetlendirirken bir görev saydığımı da kıvançla belirtmek isterim.

İmam Hatip okullarındaki Arapçı propagandanın sona erdirilmesi, bu okulların cumhuriyetçi ve milliyetçi din görevlileri yetiştirir hale getirilmesi gerekmektedir. Ayrıca devlet, sadece Sünni inanç doğrultusunda din görevlisi yetiştiren okullarla yetinemez. Alevi inanç önderi yetiştiren okullar da kurulmak zorundadır. Buna göre İmam Hatip okulları gibi Dede Zakir Okulları (Ortaokul ve Lise düzeyinde) da kurulmak zorundadır.

Gerek Alevi gerekse Sünni olsun, modern din görevlisi eğitimi için Arapçı anlayışın bir an önce terkedilmesi şarttır. Unutmayalım ki, Hacı Bektaş Veli’nin dediği gibi; “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”

Araplık, Arap dili ve Arap kültürü Araplar için elbette ki değerli ve önemlidir. Ancak bunların İslam adına veya başka bir düşünce adına Arap olmayan halklara dayatılması büyük bir insanlık suçudur. Bu suçu ifşa etmek her zemin ve her koşulda görevimdir.

CEMİL KILIÇ   /  İlahiyatçı Yazar

Diğer Yazıları

  Hava Durumu


ISTANBUL

  Yazarlar

KAZIM ÇİLOĞLU

KAZIM ÇİLOĞLU

Pahalı kahramanlıklar…
EMİN VAROL

EMİN VAROL

Frak

Köşe yazılarının tüm adli sorumluluğu yazarına aittir.

  Puan Durumu

  O G B M A Y AV P
1.AKHİSAR BELEDİYE GENÇLİK VE SPOR 0 0 0 0 0 0 0 0
2.ALANYASPOR 0 0 0 0 0 0 0 0
3.ANTALYASPOR A.Ş. 0 0 0 0 0 0 0 0
4.ATİKER KONYASPOR 0 0 0 0 0 0 0 0
5.BEŞİKTAŞ A.Ş. 0 0 0 0 0 0 0 0
6.BURSASPOR 0 0 0 0 0 0 0 0
7.EVKUR YENİ MALATYASPOR 0 0 0 0 0 0 0 0
8.FENERBAHÇE A.Ş. 0 0 0 0 0 0 0 0
9.GALATASARAY A.Ş. 0 0 0 0 0 0 0 0
10.GENÇLERBİRLİĞİ 0 0 0 0 0 0 0 0
11.GÖZTEPE A.Ş. 0 0 0 0 0 0 0 0
12.KARDEMİR KARABÜKSPOR 0 0 0 0 0 0 0 0
13.KASIMPAŞA A.Ş. 0 0 0 0 0 0 0 0
14.KAYSERİSPOR 0 0 0 0 0 0 0 0
15.MEDİPOL BAŞAKŞEHİR FK 0 0 0 0 0 0 0 0
16.OSMANLISPOR FUTBOL KULÜBÜ 0 0 0 0 0 0 0 0
17.SİVASSPOR 0 0 0 0 0 0 0 0
18.TRABZONSPOR A.Ş. 0 0 0 0 0 0 0 0